Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş

Nail Yener - Bir Nefes Doğa Nail Yener · 25 Haziran 2006
Ankara » Çubuk
Paylaş:

Yazın, havanın terletecek kadar sıcak ama yer yer serinletecek kadar da parçalı bulutlu olduğu en muhteşem günlerinden bir Pazar, büyük ağabeyim İshak ve yakın arkadaşı Adil abi ile sabah erkenden olta takımlarımızı hazırlıyoruz ve arabaya atlayarak, hem temiz hava almaya, hem de şansımız yaver giderse balık tutmaya, Ankara'nın Çubuk ilçesindeki Karagöl'e doğru yola çıkıyoruz.

Çubuk'a kadar, yerleşimlerin, fabrikaların ve hava alanının yanından sıkıcı sayılabilecek tekdüzelikle geçen yol, Çubuk'tan hemen sonra ilginçleşmeye başlıyor. Karagöl'e doğru, bahar yağmurlarıyla yeniden canlanmış tarlaların, bahçelerin, tepelerin arasından; vadilerden geçerek, derelerden aşarak ve de gittikçe yükselerek ilerliyoruz. Arabanın camları sonuna kadar açık; tertemiz yaz havasının ve enfes güzellikteki manzaranın keyfini çıkarıyoruz. Çayırlar hepten yeşermiş, sarılı, kırmızılı, pembeli, morlu çiçeklerle bezenmiş.

Çubuk II Barajı'nı geride bırakıp Karagöl'e devam eden eski asfalt yol kıvrılarak ve tepeler aşarak gittiği ve biraz da bozuk olduğu için, fazla hız yapmadan, ağır ağır ilerliyoruz. Karagöl'e ilk defa gelenler, bir de, yolun kendisinden çok götürdüğü yerle ilgilenenlerde bu yol biraz sabırsızlık yaratabilir. Doğayı, yeşili, yolda olmayı sevenler içinse son derece zevkli geçeceğinden hiç kuşkum yok.

Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş - Karagöl Yolu

"Evet, Karagöl'e az kaldı, hemen şu tepenin arkasında..." :)

Ne zaman göğe doğru yükselen bir yol üzerinde olsam, içimi bilinmezin keşfine bir adım daha yaklaştığıma dair heyecanlı bir kıpırtı kaplar. Bir yandan, yolun göğe doğru daha da uzamasını, hatta bulutları delip geçmesini, bir yandan da, bir an önce zirveye ulaşıp ardında ne olduğunu görmeyi isterim.

Camlar açık olmasına rağmen arabanın içinde güneşten sıcaklayınca, bir de içinden geçmekte olduğumuz muhteşem yerlerin kokusunu, sesini daha yakından duyabilmek için, beş dakikalık bir mola veriyoruz. Arabadan inip kol ve bacak kaslarımızı esnettikten sonra yanımızda getirdiğimiz meşrubattan birer bardak içiyoruz.

Bahar buralara Ankara'nın merkezinden daha geç geldiği için, baharın tam ortasında gibi coşkulu bir şenlik, bir bayram havasında her yer. Rakım arttıkça daha da yeşeren tepelere, yamaçlara, gözlerimiz ufka değene kadar yeşile doya doya bakıp yolumuza devam ediyoruz.

Karagöl, molamızdan kısa bir süre sonra tüm güzelliğiyle ve yemyeşilliğiyle karşımızda beliriyor. Bugün Karagöl'e ilk gelişim değil, fakat en az ilk seferki kadar heyecanlıyım.

Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş - Ormandaki Göl

Karagöl, Çubuk'un yaklaşık 30 km kadar kuzey-kuzeybatısında, bugün Karagöl Tabiat Parkı diye adlandırılan ormanlık alandaki bir tepenin eteğinde doğanın özene bezene oluşturduğu, küçük ama şirin mi şirin bir göl.

İtiraf etmeliyim ki, Karagöl'ü hiç bu kadar yeşil görmemiştim. Kendisi zaten yemyeşil olan suyunun üzeri yosunlar, nilüferler ve diğer su bitkileriyle kaplanmış. Onlara, dallarının çokluğundan bir kısmını suya uzatmak zorunda kalmış söğüt ve çınar ağaçları eşlik ediyor. Gölü çevreleyen tepeler de, suda yansıttıkları sık ormanlarıyla katkıda bulunuyor gölün yeşiline. Karagöl'ün ismini bugünlük değiştirip ona Yeşilgöl diyorum :)

Arabayı park yerinde bırakıp, eşyalarımızı alarak başlıyoruz Karagöl'ün çevresinde keşif turuna, oltalarımızı sallayabileceğimiz uygun bir yer aramaya. Şansımıza, bugün başkentin, civar ilçelerin ve köylerin neredeyse tüm piknikçileri burada; öyle bir kalabalık var. Tabii, böyle güzel bir günde hiç kaçar mı Karagöl keyfi...

Gölü çevreleyen, gür bitki örtüsünden neredeyse kaybolmuş patikada yürürken, Adil abi, suyun içinde, üzerinde üçümüzün de rahatlıkla oturup oltalarımızı atabileceğimiz koca bir kaya buluyor; hemen yerleşiyoruz. Bizi gören ağaçlar sevinçle gölgelerini üzerimize doğru yayıyorlar.

Üçümüz de doğuştan doğa insanıyız ve üçümüz de balık tutmayı çok seviyoruz. Gerçi hoş, Reyhanlı'dan çıkalı, şimdiye dek Ankara'da balık tuttuğumu pek hatırlamıyorum ya... inşallah kısmet bugünedir :)

Oltama bir balığın vurmasını beklemekten hiç sıkılmam; ancak, hemen arkamızda yukarılara doğru uzanan kayalık yol dikkatimi çekiyor, âdeta beni çağırıyor. Abimleri oltalarının başında bırakıp, dikkatli adımlarla, kuru, fakat yer yer keskin kayaların arasından, sürüsünden ilk defa ayrılıp dağlarda tek başına dolaşmaya çıkan genç teke sevinciyle tırmanmaya başlıyorum.

Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş - Kayalar

Her birkaç kayayı aştıkça, dönüp geriye bakıyorum. Kısa sürede abimler gözden yitiyor, sonra da göl. Başladığım noktaya çok yakın olduğumun bilincinde olsam da, ormanın derinliklerine ve tepenin zirvesine doğru devam eden bu kayalık yolun atmosferi gölün kıyısından kesinlikle çok farklı.

50 metre kadar tırmanınca, ağaçların arasındaki bir açıklıktan göl yeniden görünüyor. Karşı taraftaki tesisleri ve tepedeki antenleri görüyorum. Uzaktan piknikçilerin neşeli sesleri yankılanıyor. Hemen aşağımda yüzlerce, belki de binden fazla insan olmasına rağmen, ben durup gölü seyrettiğim şu noktada tamamen yalnızmışım gibi hissediyorum.

Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş - Tepeden Görünüm

Gerçekten de, kayaları izleyerek tırmanmaya biraz daha devam edip yanı başımdaki şu tepeciği aşsam, hem gölü, hem de gölü ablukaya almış insan kalabalığını, görülmeyecek, duyulmayacak şekilde geride bırakacağım. Ancak fazla uzaklaşmamış olsam da, bulunduğum noktadan daha derinlere tek başına ilerlemek şu an sahip olmadığım bir cesaret ister.

Türlü şekilli kayaların ve yukarılara çıktıkça çeşitlenen bitki örtüsünün keyfini yalnız başıma biraz daha çıkarıp, yavaş yavaş aşağı inmeye koyuluyorum. Bakalım abimler ben yokken balık tutabilmişler mi? Gerçi birinden biri tutmuş olsaydı, illaki seslerini duyardım.

Karagöl Tamamen Yeşile Bürünmüş - Kayalık

Kayalık yoldan abimlere doğru ağır, temkinli adımlarla inerken, her ne kadar gözlerim bastığım yerlere pür dikkat kilitlenmişse de, ruhum sık sık geriye dönüp, bir gün daha da derinlerine gideceğime dair içimden kendime söz verdiğim ormana ve kayalık yolun görünen son kısmına bakıyor.

Sevgili çocuk... bir gün gözlerini açıp da ağacın yeşilini, göğün mavisini ve güneşin sarısını göremezsen şaşırma; ataların onları çeliğin grisiyle, petrolün siyahıyla ve plastiğin beyazıyla, hem de yok pahasına, değiştiler.