Doğaya Doğduğum Yerdeyim

Nail Yener - Bir Nefes Doğa Nail Yener · 30 Ocak 2006
Hatay » Reyhanlı
Paylaş:

Hatay... Bilinen kadim uygarlıkların çoğunun âdeta fışkırdıkları Anatolya ile Mezopotamya'nın birleştiği noktada binlerce yıl önce açmış, ancak pek de farkına varılmamış, dünyanın başka hiçbir köşesinde bulunmayan renklerle hayat bulmuş bir çiçek.

Benim, ağabeylerimin, annemin, babamın ve onların anne ve babalarının doğup büyüdüğümüz ve de... kimilerimizin toprağa döndüğümüz yer, Hatay. Ve işte Hatay'ın Suriye'ye bir nefes kadar yakın Reyhanlı ilçesi, benim memleketim.

Yıllar önce "okumak" mecburiyetiyle ayrılmak zorunda kaldığımızda, memleketime, topraklarıma, istemeden de olsa geride bırakmak durumunda kaldıklarıma bu kadar kısa sürede uzaklaşacağımı, bir anlamda yabancılaşacağımı hiç düşünmezdim. Ancak insan, her zamana, her mekâna ve her koşula hızlıca ayak uydurabiliyor.

Her ne kadar hâlen ve her daim Reyhanlılı olsam da, artık ne Reyhanlı çocukluğumdaki Reyhanlı, ne de ben çocukluğumdaki benim. Yine de, ne zaman Reyhanlı'ya doğru yola çıksam, sanki çocukluğumu tam da bıraktığım yerde, bıraktığım hâliyle yeniden bulacakmışım gibi bir sevinç kaplar içimi.

İşte şimdi de, yapılması zaruri olmasaydı pek de yapmak istemeyeceğimiz bir işimizi halletmek üzere, annemle Reyhanlı'ya doğru yola çıktık. Yarıyıl tatili sebebiyle evin tek müsait genci bensem de, bu yolculuğa, biraz, akrabaları görme, biraz da, Ankara'nın dondurucu soğuğundan kaçma isteğiyle, seve seve çıkıyorum elbet.

Gece Antakya (Hatay'ın merkezi) otobüsüyle Ankara'dan çıkarken, termometre -20 dereceyi gösteriyordu. Sabah, insanlığın başlangıcından beri yerlerinde dimdik duran Amanos Dağları'nı aşıp yemyeşil Amik Ovası'na indiğimizde ise, memleketimde, geleceği erkenden müjdelenmiş bir baharın 15 dereceye varan ılık esintileri esmeye başlamıştı bile. Otobüsümüz son durak Antakya'ya varınca, inip, minibüsle Reyhanlı'ya geçiyoruz.

Reyhanlı'ya geldiğimizin ilk günlerinde, Cemile nenemi, amcalarımı, halalarımı, dayılarımı, teyzelerimi ve kuzenlerimi görüp, sıcak sıcak hasret gideriyoruz. Her biri yakın bir akrabadan farksız eski komşularımızı da unutmamalı tabii. Kucaklaşmalar, sarılmalar, baharın bir ısınıp bir soğumasını andıran yer yer kahkahalar ve yer yer gözyaşları uzayıp gidiyor.

Bizleri, öz ablam, öz abim gibi gördüğüm kuzenlerimden ayırmaksızın seven Gülbahar halamların evinde kaldığım bir gecenin ertesi, göğü tek parça beyazsız ve grisiz, masmavi görünce, hızlıca kahvaltımı yapıp, çok özlediğim Göl'e bir gezinti yapmak üzere çıkıyorum.

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Eski Bahçe

Nehir'in kenarındaki, ana dilim Çerkesçe'de Hetej, yani Eski Bahçe diye bilinen yemyeşil tarlalara, bahçelere doğru yürürken, ciğerlerim Ankara'da uzun süredir hasret kaldığım tertemiz toprak, çimen ve biraz da memleket havasıyla bayram ediyor.

Kendi memleketim diye demiyorum; sizce de bu toprakların kahverengisi daha bir kahverengi, yeşili daha bir yeşil değil mi? :)

Suriye ile gümrük kapımız Cilvegözü'nden gelip Reyhanlı'dan geçerek, sınırın, neredeyse tel örgülere değercesine yakınından Antakya'ya devam eden yol boyunca birkaç yüz metre ilerleyip, nehrin üzerindeki köprüden geçtikten sonra, göle doğru ayrılan yola sapıyorum. Bu arada, biz ona Nehir diyoruz, ama o, küçük bir ırmaktan da küçük bir dere aslında :)

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Göl Gazinosu

Gölün girişinde ilk gördüğüm, suyun hemen dibine inşa edilmiş, eskilerin Değirmen Gazinosu dedikleri işletme. Gölün, nehire dönüşüp aktığı bu noktada, annem anlatır, vaktiyle bir su değirmeni varmış; bizimkiler dahil, yöre insanının buğdayını, mısırını öğüttüğü. Ben değirmeni görmedim sanarım; görseydim, küçük de olsam, mutlaka hatırlardım. Bu gazinoya dair de bir anım yok galiba, eskimeden, hep yerinde durduğunu bilmekten başka.

Gölün etrafı, kimisi asırlık, kocaman kocaman okaliptüs ve söğüt ağaçlarından oluşmuş ufak bir ormanla kaplı. Yerlerini tepelere doğru yükseldikçe çama, daha yukarılardaysa, Coğrafya derslerinden pek iyi bildiğimiz, Akdeniz Bölgesi'nin yaygın bitki örtüsü makiye bırakıyorlar.

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Devasa Okaliptüs

Araç park yerinin girişindeki bu dev okaliptüs ağacını çok iyi hatırlarım. Çocukken iki kuzenimle el ele tutuşup çevrelemeye çalışırdık, yine de ellerimiz öbür tarafta birleşmezdi, o kadar geniş gövdeleri var ki. Ve gölgeleri... şu yaşıma kadar altında bulunduğum en serin gölgeler!

İşte, yaklaşık bir yıl aradan sonra, yeniden karşımda Yenişehir Gölü... mavi, yeşil ve ağaç, kısacası doğa sevgimin başladığı yer.

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Yenişehir Gölü

Reyhanlılı kime sorsanız, şu karşıdaki, sağa, yazları nişan ve düğünlerin yapıldığı Aile Çay Bahçesi'ne ve sola, Şarar'a doğru uzayan çimenlik alanda ne piknikler, mangallar, çaylar ve sohbetler yapıldığını; ne yürüyüşler, yüzmeler, balık tutmalar ve çamur savaşları olduğunu, ne dondurmalar yendiğini, kısacası, çocukluğunun ve ilk gençliğinin en güzel anlarını hep buralarda geçirdiğini duyarsınız.

Eskiden, gölün suyun toprağa değdiği çevresi doğal halindeydi: toprak, çimen, taş ve suyun derinliklerine uzanan ağaç kökleri ve hatta dalları. Şimdi neden çirkin çirkin kayalarla çevirmişler anlayamadım... Biz, neyin sahibiyiz ki şu dünyada, bize her verilen, her hazır bulduğumuz şeyi hep kendi keyfimizce şekillendiriyoruz? Neden bulduğumuz şeyleri, bizden sonraki nesiller de aynı, hatta daha güzel bulsunlar diye gayret göstermek yerine, onları bizden sonra kimse görmeyecek, kullanmayacakmışçasına kullanıyor ve yok ediyoruz?

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Palmiyeler

Palmiyeleri saymayı unutmuşum! Park dediğimiz çocuk parkı alanının çevresi boyunca dizilmiş bu yirmi otuz metrelik palmiyelerin gölgesinde dördüncü kardeşim Tufan'la az mı balık tuttuk? Gerçi o hep benden çok tutardı ya :)

Bu da, çocuk parkıyla piknik alanını birleştiren Köprümüz. Yaşı ben kadar ya da benden büyük olup da, yazın en sıcaklarında şu köprüden gölün yemyeşil, sepserin sularına balıklama, kıçüstü ya da göbek patlatmacasına atlamayan bir tek kişi var mıdır?

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Köprü

Köprüden ilk geçiş her küçük çocuk için büyülü ve hafif sallantılı bir geçiştir ve sonrasında hep koşarak, hem de birkaç defa geçmek istenir. Yaklaşık 5 metre yükseklikten suya atlayacak cesareti bulacak yaşa gelene kadar da, parmaklıklardan aşağı bakıp, zihinden atlıyormuş gibi egzersiz yapılır :)

Çocukluğumdaki yenilikçi ve girişimci belediye başkanımız, adını hiç unutmam, Mahmut Ekmen'in yaptırdığı Şelale. Şu koca Reyhanlı'da, Şelale önünde çekilmiş bir fotoğrafı bulunmayan kimse zor bulunur herhalde.

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Şelale

Yenişehir Mahallesi'nden gelip gölü çevreleyen bu asfalt yoldan sayısız kez yürüyerek, koşarak, bisikletle, arabayla ya da at arabasıyla geçmişizdir. Hacıların hac yerini dönmelerini andırırcasına gölü mutlaka turlayan gelin konvoylarını da unutmamak gerek.

Gölden ayrılmadan son bir kez doyasıya bakıyorum, benzersiz yeşiline, mavisine. Bir daha ne zaman görürüm bilinmez, umarım arayı fazla açmam!

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Yenişehir Gölü 2

Reyhanlı'dan Ankara'ya dönmeden görmek istediğim son bir yer var... Doğup büyüdüğüm, 15 yaşıma kadar çocukluğumun pek güzel yıllarını geçirdiğim evimiz.

Doğaya Doğduğum Yerdeyim - Eski Evimiz

Ankara'ya taşındıktan sonra kiraya vermiştik, sonra bir süre boş durdu, şimdi neredeyse bir harabeye dönmüş durumda. Aslında bu hâle gelmesine göz yummamızın ve de annemle kış ortasında Reyhanlı'yı ziyaretimizin sebebi, evimizi yıkıp yerine dört katlı bir apartman dikecek, bize de iki dairesini verecek bir müteahhitle anlaşmış olmamız.

Annem, çok erken kaybettiğimiz babamdan kalan yarım emekli maaşıyla, hayatlarının en zorlu sürecinden geçmekte olan dört genci tek başına okutuyor, her sene artan ev kiralarına güçlükle para yetiştirmeye çalışıyor, ekmeği 5 kuruş daha ucuza almak uğruna dondurucu soğuklarda kuyruklarda saatlerce bekliyor olmasaydı, güllerle, balıkağzılarla, akşamsefasılarla, menekşelerle, çileklerle, bahçe duvarımızı boydan boya kaplayan sarmaşıklarla, evin damını tümden gölgesi altına almış asmalarla, mandalina, limon, kiraz, hambeles ve dört kardeşin her biri için ayrı ayrı dikilmiş yeni dünya ağaçlarımızla kaplı bahçemizi, evimizi, hiç böyle acı bir değiş tokuşla verir miydik?

Ne katlarım yatlarım var; ne bağlarım bahçelerim, ama yerim hep hazırdır doğanın kalbinde, bilirim.