Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler

Nail Yener - Bir Nefes Doğa Nail Yener · 07 Eylül 2005
Mersin » Tarsus
Paylaş:

Şu koca dünya üzerinde Tarsus gibi pek az şehir vardır, kim bilir belki de hiç yoktur; fakat kaçımız bunun farkındayız?..

Çocukluğumda, akraba ziyareti ve düğün vesilesiyle Hatay'dan Mersin tarafına giderken Tarsus'tan birkaç defa geçtiysek de, hiç durup da şöyle bir gezme, ne varmış, ne yokmuş, görme fırsatımız olmamıştı. Nasip bugüneymiş.

Önceki gün, Cemile nenem bizde bir hafta kadar kaldığı Ankara ziyareti dönüşü memleketimiz Reyhanlı'ya geçmeden Mersin'deki teyzemi ve torunlarını da görmek isteyince, hâlâ yaz tatili olmasını fırsat bilip, ona eşlik etmeye karar veriyorum. Nene torun, sabah ilk otobüs ile Ankara'dan Mersin'e doğru, uzun, keyifli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Ankara'dan başlayıp İç Anadolu'nun uçsuz bucaksız düzlüklerini aşan yol, Torosların Pozantı'nın hemen kuzeyindeki eteklerine kadar olan bölümde genel hatlarıyla pek ilginç olmayıp, zaman zaman hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de, bu sefer, otobüs Mersin'in bir diğer ilçesi olan Bozyazı'ya giderkenkinden farklı bir yol izlediği için, içimdeki değişik yerler görme heyecanı geride bıraktığımız her kilometre taşıyla büyüyor.

Öğle vakti Aksaray'da mola veriyoruz. Annemin hazırladığı nefis yolluklardan atıştırdıktan sonra, nenemi koltuğunda dinlenmeye bırakıp, tesisin bahçesinden ayrılmadan çevreye şöyle bir göz atıyorum. Âdeta sarıya ve yeşile boyanmış dalgasız bir deniz gibi göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarında hasat yapılmış, saman demetleri toplanmayı bekliyor.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Buğday Tarlası

Moladan sonra, Hasandağı'nı geride bırakırken, ufukta, aşılmaz bir duvar gibi gittikçe yükselen Toroslar beliriyor. Toros Dağları'na, güneyden olsun, kuzeyden olsun, her yaklaştığımda, bilinmezin keşfine doğru yeni bir adım atıyormuş gibi hissederim. Öylesine heybetli, öylesine gizemli... Bir dağ olsaydım, adım Toros olsun isterdim.

Pozantı'yı geçip, Gülek Boğazı'nı da aştıktan sonra, 1500'li rakımlardan, hemen hemen deniz seviyesine kısa bir sürede iniyoruz. Göz açıp kapayıncaya da Mersin'e varıyoruz. Eniştem, sağ olsun, bizi otogardan alıp teyzemlerin Akdeniz ilçesindeki evlerine götürüyor.

Hava Ankara'da da sıcaktı; ancak, akşam saatleri olmasına rağmen, Mersin'in sıcağı da bir başka. Ondan da sıcağı, teyzemin, eniştemin ve benden epey küçük üç kuzenimin nenemle beni sevinçle, özlemle karşılamaları ve kucaklaşmalarımız. Birlikte, teyzemin lezzetli yemekleri eşliğinde, pek neşeli, bol kahkahalı bir akşam ve gece geçiriyoruz.

Mersin'deki ilk günümde, eniştem erkenden işe yollandığı için, biz de teyzem ve kuzenlerimle hasret gideriyoruz. Nenemin torunlarına getirdiği hediyeleri açıyor, sitelerindeki havuzda kuzenlerimle yüzüp, dalma yarışları yapıyor, biraz çevreyi dolaşıyor, akşam olunca da, balkonlarında oturup harika renklere bürünmüş gün batımını izliyoruz.

Ertesi sabah uyanınca, nedense, içimde bir yola çıkma, daha önce görmediğim yerler görme hevesi beliriyor ve bu kadar yakınına gelmişken, aklımın hep bir kenarındaki Tarsus'a gitsem diyorum. Nenemle teyzeme niyetimi bildirip, kısmetse akşam döneceğimi söyleyerek, bir de, küçük kuzenlerimi şirin yanaklarından birer birer öperek, yola çıkıyorum.

Mersin merkezde fazla dolanmadan Tarsus araçlarının kalktığı garaja gidiyorum. Tarsus, Adana yolu üzerinde, kıyıdan 15 km kadar içeride, Mersin'e yaklaşık 30 km, yani arabayla en fazla yarım saatlik bir uzaklıkta. Aslında Tarsus'un deniz kıyısında kurulmuş olmaması bir bakıma sakinlerinin şansına. Çünkü, diğer türlü olsaydı, biraz sonra yakından göreceğim tarihî dokusunu bu kadar iyi koruyamayabilirdi.

Kalkan ilk minibüse atlıyorum. Kimi zaman, gittikçe uzaklaşan Akdeniz'e, kimi zaman, aralarından geçtiğimiz tarlalara, bahçelere bakarak hızlıca geçiyor yol. Tarsus'a gerçek anlamda ilk gelişim olduğundan, nerede ineceğimi bilmiyorum. Yalnız, şehre girdikten kısa bir süre sonra öyle bir şey dikkatimi çekiyor ki, hemen şoföre "Abi, beni burada indirebilir misin?" diye rica edip, Tarsus'un antik çağlardan beri nice medeniyetler ve nesiller tarafından çiğnenmiş kaldırımlarına ilk adımlarımı atıyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Kleopatra Kapısı

Minibüsten gördüğüm, yaklaşık 6 metre yükseklikte ve kalınlıkta, duvarları yıkılmış olsa da kendisi hâlâ sapasağlam duran, taştan yapılma, Kleopatra Kapısı. Rivayete göre, Mısır kraliçesi Kleopatra Roma'lı kumandanlarla buluşmak üzere Tarsus'a geldiğinde bu kapıdan girmiş, adı da ondan kalmış. Dünyada kaç şehrin girişinde en az iki bin yıl önce inşa edilmiş böyle görkemli bir kapısı vardır?..

Güzel Tarsus'lu kardeşim... Kimisi ataların olan bu toprakların eski sahipleri, bundan taa iki bin bilmem kaç yıl önce günümüzde dahi ayakta duran, böylesi şahane bir şehir kapısı inşa etmişler; eminim ki, sen de özünde gizli iç güzelliğine dönsen, şu çirkin duvar yazısından daha güzel eserler ortaya koyabilirsin.

Kleopatra Kapısı'ndan geçip, yürümeye devam ediyorum. İzleyeceğim belli bir güzergâhım, ya da elimde Tarsus haritam yok. Kafama hangi yön eserse, o yönde yürüyorum. Herbiri birbirinden eski, yine herbiri birbirinden güzel, muntazam kesilmiş koca koca taşlardan inşa edilmiş, tek ya da çift katlı evlerin arasında, daha şimdiden, bulduklarından, gördüklerinden mest olmuş bir hâlde, bir sokaktan girip diğerinden çıkıyorum.

Sokağın birinde, kendi halinde duran, müstakil bir ev dikkatimi çekiyor.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Taş Ev

İki metreyi aşan bahçe duvarının arkasına gizlenmiş, heybetli sedir ve söğüt ağaçlarının arasında kim bilir kaç nesildir huzurla ayakta duran, iki katlı, taş bir ev. Bahçe duvarının hemen üzerinden yemyeşil sarmaşıkların ve baharın pembe tazeliğini hâlâ taşıyan erguvanların sarktığı şu güzelim evi, gönüllü hapishanelerden farksız, çok katlı bir gökdelenle kim değişmek ister...

Tarsus bir uçtan bir uca, ekseriyetle sahil kumu sarısı kesme taşlar kullanılarak çeşitli mimari stillerde, çeşitli zamanlarda inşa edilmiş bu gibi evler ve binalarla dolu. Birbirinden değişik ve estetik simaları, herbirinin farklı bir hikâyesi olduğuna işaret. Duvarlarına dokunsam, bana da anlatırlar mı hikâyelerini?..

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Eski Taş Bina

Bazı tenha sokaklarda, terk edilmiş, kapı ve pencereleri kırık dökük, boyaları ve hatta sıvaları dökülmüş, velhasıl, yıkılmaya yüz tutmuş yapılar çıkıyor karşıma. Şimdi az çok bir harabeyi andırsalar da, vaktiyle balkonsu çıkıntılı odalarında, pencere kenarında oturup, bir yandan sokak izlenirken, bir yandan ne sohbetler edilmiştir, ne hayaller kurulmuştur, ne ilk bakışlar atılmıştır.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Harabe Bina

Nedendir bilmem, ne kadar eski, yıkık dökük olursa olsun, eskilerin yapıları, ister antik çağlardan, ister geçmiş yüzyılın başlarından kalma olsun, beni hep cezbeder. Nerede görsem, durup uzun uzun bakarım, geçmişin gittikçe uzaklaşan dalgalarında düşüncelere dalarım.

Sadece taş yapıları değil, bu yapılardaki kapıları ve pencereleri de birbirinden görkemli, birbirinden etkileyici Tarsus'un. Mesela, şu kapının önüne geldiğinde, insan artık önemsiz, değersiz şeyleri geride bırakıp, pek mühim bir şeye açılmak üzere kapıya vuracağı hissine kapılıyor. İçini, korku ve tedirginlikten ziyade, güven ve bilinemezliğin verdiği bir huzur kaplıyor.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Görkemli Kapı

Şimdi düşünüyorum da, keşke o an cesaret edip de bu kapıyı çalsaydım, ve kapıyı her kim açarsa açsın, ellerine sarılıp, böyle güzel bir kapıyı yaptığı, yaptırdığı, ya da muhafaza ettiği için tebrik etseydim.

Tarsus'un tarihî yapılarında göze çarpan renkler sadece sarı, bej ya da kahverengi tonları değil tabii; bulutsuz bir yaz sabahı mavisi de var, şu ahşap kapı ve pencerede olduğu gibi.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Mavi Kapı Pencere

Güneş günortası tepesinden soluk soluğa inişe geçerken, Tarsus'un eşsiz sokaklarında tarihten esintilerle dolaşmaya devam ediyorum. Biraz ileride yüksek bir minare görüp, o tarafa seğirtiyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Ulu Cami Kapısı

Yaklaşık 20 metrelik heybetli kapısının önünde durduğum, Tarsus Ulu Cami. İnsan bu kapıya yaklaşınca, yüce bir varlığın huzuruna çıkmak üzere olduğunu daha bir kuvvetli idrak ediyor. Ne var ki, artık camilere böyle kapılar yapmıyorlar...

Caminin kalabalık avlusundaki çeşmelerde elimi yüzümü serinletip, Tarsus keşif turuma devam ediyorum.

Bir süre yürüdükten sonra, haç işareti şeklinde küçük pencereli, Orta Çağ manastırlarını andıran, oldukça ilginç bir yapıya denk geliyorum. Bahçe kapısı kapalı olduğundan, girip yakından bakamıyorum. Etrafında dolaşıp, uzaktan da olsa, yapıyı süsleyen sütunları, kemerleri ve renkleri pek hoşuma giden çatı kiremitlerini inceliyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - St. Paul Kilisesi

Sonradan öğreniyorum ki, buram buram tarih ve kutsiyet kokan bu mabet, St. Paul Kilisesi, yani Aziz Paul Kilisesi'ymiş. Yaklaşık 1100 yıllarında inşa edilmiş, zaman içerisinde çeşitli eklemeler ve restorasyonlar geçirmiş. Kilisede, ya da bulunduğu alanda, III. Haçlı Seferi sırasında Göksu Nehri'nde boğulan Roma İmparatoru Frederik Barbarossa'nın bazı organlarının gömülü olduğuna inanılıyormuş.

Bugün gördüğüm birbirinden güzel, birbirinden özel yapıların her biri beni pek sevindirdi, ama denk gelip bu kiliseyi de gördüğüm için ayrıca mutluyum.

Her adımımda beni içlerine daha çok çeken Tarsus sokaklarındaki günübirlik gezim öyle keyifli, öyle heyecan ve ilham verici ki, saatlerin nasıl geçtiğini fark etmiyorum bile. Nereye gittiğimi bilmeden sokak sokak gezerken, hemen hemen akşamı ediyorum. Ama bugün şanslı günümdeymişim ki, kısmetimde Mersin'e dönmeden son bir harikayı daha görmek varmış.

Dar sokaklardan evlerin seyrekleştiği açık bir alana çıkınca, ufka yaklaşmakta olan güneşin oluşturduğu çatı gölgelerinin üzerine vurduğu, hayatımda benzerini hiç görmediğim, tuhaf, biraz da ürkütücü bir yapı görüyorum. Âdeta antik çağların yanlarında götürmeyi unuttuğu, bu dünyaya ait değilmiş gibi görünen bu yapıyı hiçbir şeye benzetemediğim için, temkinli adımlarla yaklaşıyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Donuktaş Mabedi

Etrafını "artık buradan gitmelisin" dercesine kuşatmış günümüz yapılarına göre devasa sayılabilecek bu esrarengiz yapı yaklaşık 100 metre uzunluğunda ve 7-8 metre yüksekliğinde. Taş, kum ve benzeri malzemelerden oluşturulmuş sağlam bir harçla yapılmış. Yapıyı çevreleyen duvar, yerden 3 metre kadar yükselikte dışa doğru yaklaşık 1 metre derinlikli bir çıkıntıya sahip. İnşaattan anlayanlar bilirler, bu tip çıkıntıları yapmak, hele ki eski devirlerde, pek de kolay bir şey değil.

Yapının kuzeybatıya bakan cephesinde bir açıklık var; ancak bu açıklık, demir parmaklıklı bir kapıyla kapanmış ve de kilitlenmiş. Kapının üzerindeki levhada "Donuktaş Mabedi" yazıyor. İçine şimdilik giremesem de, giderek artan bir merakla çevresini dolaşıyorum.

İçimden, öyle ya da böyle, bir şekilde bu yapının iç kısmını da görmeliyim diye geçirirken, arka tarafındaki köşesinde duvar dibindeki toprağın daha yüksekçe olduğu gözüme çarpıyor. Hayatında hiç duvara, ağaca çıkmamış kimseler için çıkması oldukça zor bir yer. Ben de biraz zorlansam da, en az iki metre kalınlığındaki duvara çıkıp da avluya üstten bakınca, iyi ki çıkmışım diyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Donuktaş Roma Tapınağı

Avluya iniş, duvara çıkıştan daha kolay oluyor. Yapının iç kısmı, yer yer kazılmış, ufak tefek bitkiler, otlar türemiş, genel anlamda kaderine terk edilmiş bir görünümde. Kuzeydoğu tarafında alçak, dar, kapı benzeri, karanlık bir geçit gözüme çarpıyor. Ne yazık ki, o da demir parmaklıklarla kaplı. İçerisini gözlerimin karanlıkta görebildiğince inceleyip, etrafa son bir kez baktıktan sonra, indiğim yerden geri çıkarak, duvarın öteki tarafına geçiyorum.

Öğrendiğime göre, bu, dünyada belki de bir benzeri daha olmayan, Donuktaş Mabedi, ya da diğer adıyla, Donuktaş Roma Tapınağı. II. yüzyılda, Roma İmparatorluğu'nun Antoninler Hanedanı döneminde inşa edilmiş. Bir başka görüşe göreyse, burası son Asur kralı Sardanapalus'un mezarı. Her ne ise de, bu, dünyanın ancak pek az yerinde hayat bulmuş büyük medeniyetlerinden birinin günümüze kadar ayakta durabilmiş muhteşem bir eseri.

Tarsus gezimin sonuna yaklaştığımın bilinciyle içim biraz buruk ama müthiş mutlu, Donuktaş Mabedi'ni istemeye istemeye geride bırakıp, Mersin araçlarının kalktığı yeri öğrenmek üzere şehir merkezine doğru yollanıyorum.

Tarsus Sokaklarında Tarihten Esintiler - Gün Batımı

Güneş, binlerce yıldır olduğu gibi yine batıyor, Tarsus'un tarihle, uygarlıkla ve inançla çizilmiş kadim ufkunda.

Yolda kalmış birine bir yardım eli uzat, ola ki, bir gün sen de yolda kalabilirsin.